2 - Ebubekr-i Sıddîk
Hz. Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı. Çok te’sîrinde
kaldığı bir rü’yâ gördü. Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzamaya gelmişve sonra
parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar
bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde
kalmıştekrar göğe yükselmemişti. Hz. Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay
parçasının çıkmasına mâni olmuştu.
Kavminden Peygamber gelecek
Sabahleyin heyecanla uyanan Hz. Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî
âlimine gidip, rü’yâsını anlattı. O da dedi ki:
-Bu rü’yâ karışık rü’yâlardan biridir. Bunun ta’bîri
yapılamaz.
Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rü’yânın
ta’bîrini düşünüyordu.
Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip
Bahîra’ya rü’yâsını anlattı. Rü’yâ Bahîra’nın çok dikkatini çekti. Bunun için
Hz. Ebû Bekir’e sordu:
-Sen nerelisin?
-Kureyş’tenim.
-Tamam. ğimdi rü’yânı ta’bîr edeyim. Mekke’de, bu kavimden
bir peygamber gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta
iken O’nun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!..
Hz. Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmışhâldeyken, râhip Bahîra
sözlerine şöyle devam etti:
-ğimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy
gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na îmân et!
Hz. Ebû Bekir bu ta’bîri kimseye anlatmadı. Peygamber
efendimiz, peygamberliğini teblîğe başlayınca sordu:
-Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri
vardır. Senin delîlin nedir?
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
-Peygamberliğime delîl, o rü’yâdır ki, bir Yahûdî âliminden
ta’bîrini istedin. O âlim, “Karışık bir rü’yâdır, i’tibâr edilmez” dedi. Sonra
râhib Bahîra, doğru ta’bîr etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne
îmân etmeğe da’vet ederim.
Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek
Müslüman oldu. Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü:
Aklıma yatmıyor
“Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor.
Zîrâ hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet
etmek akıllıca bir işdeğildir. Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı
olması lâzımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip
durumu Muhammed aleyhisselâma anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim.
Zîrâ, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes
O’ndan Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre
hareket ederim.”
Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hz. Ebû Bekir’i İslâm’a
da’veti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin
evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden
birleştik” dediler.
Hz. Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman
olur olmaz, hemen yakın arkadaşları hatırına geldi:
-Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da
huzûrunuza getirip, onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum. Onların da
ebedî saâdete kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu.
Arkadaşlarım dediği, Hz. Osman, Hz. Talhâ bin Ubeydullah,
Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahmân bin Avf, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Hz. Ebû Ubeyde
bin Cerrâh gibi, ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle
müjdelenenlerden olacak kimselerdi.
Gelin îmân edin
Hz. Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle,
Mescid-i Harâma vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:
-Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâyı bırakıp,
niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz. Gelin, Allaha ve
O’nun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!
Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler.
Kendisini çok fecî şekilde dövdüler. Kabîlesinden gelen ba’zı kimseler,
kendisini baygın bir hâlde evine götürdüler.
Hz. Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi. Ayılması
için yapılan bütün gayretlerden bir netîce alınamıyordu. Artık, ümitsiz bir
şekilde başında beklemeye başladılar. Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir
gibi oldu. Gözünü açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:
-Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? O’na birşey oldu mu?
Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:
-Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?
-Anneciğim, ben Resûlullaha birşey oldu mu diye soruyorum.
O’nun hakkında bana bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de
birşey içerim.
-Evlâdım, vallahi, O’nun hakkında bir bilgim yok. Onun için
sana cevap veremiyorum. Sen biraz ye, kendine gel. Sonra O’nun durumunu
öğrenirsin.
-Hayır anne!.. Sen Ümm-i Cemil’e git ve de ki: Oğlum Ebû
Bekir, senden Resûlullahı soruyor. Acaba ne hâldedir?
Annesi de îmân etti
Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemil’e durumu anlattı.Daha sonra,
annesi ve Ümm-i Cemil’in yardımıyla, yavaşyavaşHz. Erkam’ın evine vardı.
Peygamber efendimizi sağsâlim görünce çok sevindi,
Resûlullaha sarıldı. Artık bütün ağrılarınıunutmuştu. Peygamber efendimize dedi
ki:-Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâ’dır. Ona duâ etmenizi istiyorum. O da
hidâyete kavuşsun!Peygamber efendimiz duâ buyurdu. Böylece annesi de, îmân ile
şereflendi ve ilk Müslümanlardan
oldu.
Resûlullah efendimiz Mi’râca çıktıktan sonra, ertesi gün,
Kâ’be yanında mi’râcını anlatınca, işitenmüşrikler, inkâr edip, alay etmeye
başladılar. Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler.Müşrikler, “Tamam,
bu defa bir koz yakaladık” diyerek Hz. Ebû Bekir’e gidip sordular:-Ey Ebâ Bekr!
Sen çok defa Kudüs’e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip
gelmek, ne
kadar zaman sürer?-İyi biliyorum. Bir aydan fazla.
Mi'râcınız mübârek olsun!
Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü
böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebû Bekir’in de kendi
kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip
geldiğini söylüyor” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı gösterdiler.
Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;
-Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir,
deyip içeri girdi.
Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp
gidiyorlar ve bir taraftan da diyorlardı ki:
-Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e de
sihir yapmış.
Hz. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi.
Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle dedi ki:
-Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya
sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi
yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları
çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün
doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!
Böylece Hz. Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların
tereddütlerini giderdi, diğerlerinin ma’nevîyatlarını güçlendirdi. Böyle
tereddütsüz îmân etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hz. Ebû Bekir’e Sıddîk
dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.
Beraber hicret ederiz
Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve
işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle
Medîne’ye hicret etti. Hz. Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i
ekrem buyurdu ki:
-Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir.
Beraber hicret ederiz.
-Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var
mıdır?
-Evet vardır.
Peygamber efendimizin bu cevapları, Hz. Ebû Bekir’i
sevindirmişti.Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki
deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de sadece; sevgili
Peygamberimiz ile Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve
müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı.
Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, ya’nî Ensâr, hicret
eden Mekkelileri ya’nî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler.
Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.
Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle
evinde Hz. Ali’yi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hz.
Ebû Bekir’in evine gitti. Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:
-Hicret etmeme izin verildi.
Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu:-Mübârek ayağınızın
tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim?Efendimiz cevap
verdiler:
-Evet...
Anam-babam fedâ olsun Hz. Ebû Bekir sevincinden ağladı.
Gözyaşları arasında dedi ki: -Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer
hazır. Hangisini murâd ederseniz, onu kabûl
buyurunuz.
-Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım.
Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin
bedelini söyledi.
Hz. Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile
meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün
sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.
Safer ayının 27’si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû
Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli
olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın
çevresinde, ba’zan sola, ba’zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz,
niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:
-Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar
gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!
-Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime,
senin başına gelmişolmasını ister misin?
-Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak
gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine,
benim başıma gelmesini isterim.
Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hz. Ebû Bekir dedi ki:
-Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey
varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.
Ayağını yılan soktu
Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili
ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat
biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da’vet eyledi.
Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hz. Ebû
Bekir’in kucağına koyup uyudu. O zaman, Hz. Sıddîk’ın ayağını yılan soktu.
Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı
Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:
-Ne oldu yâ Ebâ Bekr?
-Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.
Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir’in yarasına, iyi olması için
mübârek ağzının yaşından sürünce, acısıhemen dindi, şifâ buldu.Resûlullah
efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek
mağaranın önüne
geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından
örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığınıgördüler. İz sürücü Kürz bin
Alkama dedi ki:-İşte burada iz kesildi.
Müşrikler dediler ki:-Eğer, onlar buraya girmişolsalardı,
kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmışolması lâzım gelirdi.Bu örümcek,
ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.
İçeri bakmadan geri döndüler
Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hz. Ebû
Bekir endişeye kapıldı. Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:
-Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! ğüphesiz Allahü teâlâ bizimledir.
Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.
Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar.
Eylül ayının 20 ve Rebî’ul-evvelin 8. pazartesi günü Medîne’de Kubâ köyüne
geldiler. O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.
Hz. Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç
ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye
hazır hâlde yanında beklerdi.
Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı.
Bunun üzerine, Peygamber efendimiz,Sa’d ve Sa’îd hazretlerini gönderdi. Sonra
Hz. Ebû Zer’i gönderdi. Daha sonra da Hz. Ömer’i gönderdi. Bir saat geçtiği
hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hz. Ebû Bekir, kılıcını çekip atına
binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:
-Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her
sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim
kuvvetleniyor.
Peygamber efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i ağlarken görünce
buyurdu ki:
-Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden
daha bereketli olanı yoktur.
Hz. Ebû Bekir'in îmânı
Hz. Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey
konuşmamak için mübârek ağzına taşkoyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı
konuşmazdı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Ebû Bekir’in îmânı, bütün mü’minlerin îmânı ile tartılsa,
Ebû Bekir’in îmânı ağır gelir.)
Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra
insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hz. Ebû Bekir’e nasîb
olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için
malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur.
Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:
(Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd
eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece
vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’detti.)
Bu âyet-i kerîmenin, Hz. Ebû Bekir’in fazîletini ve derecesinin
yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.
Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette
öne geçenlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir.
Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir
buyurunca, herkes malının bir kısmınıgetirip verdi. Hz. Ömer, her zaman en çok
yardımı yapan Hz. Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp
getirdi. Sonra Hz. Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz
sordu:
-Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?
-Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.
Allah ve Resulünü bıraktım
Sonra Hz. Ebû Bekir’e dönüp sordu:
-Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?
-Yâ Resûlallah, evime birşey bırakmadım. Tamamını buraya
getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.
Resûlullah efendimiz Hz. Ömer’e dönerek buyurdu ki:
-İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark
kadardır.
Hz. Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da
çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı
kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin
inanası gelmiyordu.
Hele Hz. Ömer tamamen kendinden geçmişbir hâlde idi.
Peygamber efendimizin mübârek yüzünebakıp diyordu ki:-Resûlullah bayılmış,
fakat baygınlığı çok ağır.Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de
söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:-Kim “Resûlullah öldü” derse,
kılıcımla boynunu vururum!
Resûlullah da vefât edecektir
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir
ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için
beraber mescide gittiler. Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:
-Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini
içinizde duyan var mı?-Hayır, böyle bir söz duymadık.Sonra Hz. Ömer’e dönüp
sordu:-Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?-Hayır duymadım.Sonra Eshâb-ı
kirâma dönüp buyurdu ki:-Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez.
Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah
ölümü tatmışbulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde,
“Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah,
İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık
kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.
Sonra, Hz. Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece
Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi. Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı
kirâm ile sohbet ederken, “ğehîdliğin fazîletlerini” anlatıyorlardı. ğehîdlerin
şefâ’ati hakkında buyurdu ki:
-Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada
bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabâları ve
dostlarından 70 bin kişiye şefâ’at ederler.
Gazânız mübârek olsun
Bu sözleri işiten Hz. Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd
olmak için duâ istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler.
Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de
aralarında bulunuyordu. Bu muhârebe Hz. Nevfel’in duâsından sonraki ilk
muhârebe idi. Ve bu muhârebede Hz. Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.
Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı.
Karşılamaya gelenler arasında, Hz. Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi
vardı.
Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra
Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun
şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret
edip, yoluna devam etti.
Hz. Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından
gelen, Allahın arslanı Hz. Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehîdlik
haberini veremeyip, arkayı işâret etti.
Yaşlı kadın daha sonra, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a rastladı.
Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı
gibi arkayı işâret ettiler.
En son gelen Hz. Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle
sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu.
Hz. Ebû Bekir kendi kendine düşündü:
“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu
söylersem, mahzûn kalbleri üzmüşolacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz
çekindi. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki,
bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!”
Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!..
Daha sonra, Hz. Ebû Bekir, bütün kalbiyle: -Yâ Allah!.. Yâ
Nevfel!.. diye bağırdı.
İşte o sırada, yaydan fırlamışok gibi bir atlı, yıldırım
hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:
-Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?
Bu atlı, Hz. Nevfel’den başkası değildi.
Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize
şunları söyledi:
-Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var. “Eğer Peygamberin
mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için,
bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan
söylememiştir” buyurdu.
Bu hâdiseden sonra, Hz. Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti.