9 - Yusuf-i Hemedanî
Yusuf-i Hemedani hazretleri, insanları Hakka dâvet eden,
onlara doğru yolu gösterip, gerçek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i
aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin dokuzuncusudur. Fıkıh âlimi idi, hadîs
ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebû Ali Fârmedî hazretlerinden öğrenip, onun
sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berkî,
Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük velîler yetiştirdi. Bir
taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan,
onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve
yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.
Necibüddîn ğirazi isimli bir zat anlatır: Bir zamanlar
evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti.
Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece
rüyada, heybetli, vekarlı, ak sakallı, pek nûrânî bir zatın evimize girdiğini
gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde
iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben
onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan
daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı
hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest
alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini
istersen sana vereyim.” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil
kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların
sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim.” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan
sevgim arttı.
İbni Hacer-i Mekkî hazretleri anlatır: Ebu Said Abdullah,
İbn-üs-Sakkâ ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî ilim öğrenmek için Bağdat’a
geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizâmiyye Medresesinde vâz ettiğini
duymuşlardı. İbn-üs-Sakkâ; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek.”
dedi. Ebû Saîd Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek
mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edeb timsâli olan Abdülkâdir-i Geylânî
de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu
görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani
hazretlerine geldiler. Üstad, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana!
Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin
sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor.” buyurdu. Sonra
Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki,
ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da
şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek.”
buyurdu. Sonra Abdülkâdir-i Geylânî’ye döndü. “Ey Abdülkâdir! Bu edebinin
güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resûlünü râzı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir
kürsîde oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün
evliyânın boyunları üzerindedir.” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine
senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında
boyunlarını eğmişhalde olduklarını görüyor gibiyim.” Buyurdu.
Aradan yıllar geçti. Abdülkâdir-i Geylânî zamanındaki
evliyânın en üstünü, baştâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki,
insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübârek sohbetlerinden istifâde
ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları
üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliyâ, onun kendilerinden çok yüksek
olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana
çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller
anlaşılıyordu.
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. ğöhreti zamanın
sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna
çok ilgi gösterdiler. Nihâyet, onlara aldanarak hıristiyan oldu.
Ebû Saîd Abdullah da diyor ki: Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.